Laiklik mi, Demokrasi mi? Yoksa Teokrasi mi?

By İsmail Yıldırım | Kadıköy | Ocak 2, 2022

Okuma süresi 8 dakika

Laiklik mi, Demokrasi mi? Yoksa Teokrasi mi?
Türk İstanbul cami duvar resmi. Ücretsiz kamu malı CC0 fotoğrafı.

“Milletimiz mazisinden degil, artık istikbalinden mesuldür.”

Mustafa Kemal ATATÜRK

Osmanlı İmparatorluğu ve müttefiki olduğu Almanya’nın 1. Dünya savaşında mağlup olması sonrasında 1920 yılında imzalanan Sevr Antlaşmasıyla Anadolu toprakları galip devletler tarafından işgal edilmişti. Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından başlatılan Kurtuluş Savaşıyla işgal kuvvetleri Anadolu’dan kovulmuş ve 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşmasıyla vatan sınırları yeniden çizilerek, teslimiyeti simgeleyen Sevr Antlaşması hükümsüz kılınmıştır.

29 Ekim 1923’te Mustafa Kemal’in kuruculuğunda Cumhuriyet ilan edilmiş ve Türk milletinin tarihinde yeni bir devrin kapıları açılmıştır. 5 Şubat 1937 tarihinde ise, Anayasada yapılan değişiklikle devletin cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçı olduğu bir devlet olduğu kabul edilerek devletin laikleştirilmesi sağlanmıştır. 1937 Şubat XNUMX’de Anayasamız ile güvence altına alınan laiklik ilkesi, din, vicdan ve ibadet hürriyetinin güvencesi olması yanında, aklın, bilimin, hukukun üstünlüğünün esas alındığı onurlu bir yaşam biçiminin de temelini oluşturmaktadır.

Halen yürürlükte bulunan Anayasada Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devleti olduğu yazmasına karşın, ülkemizde lâiklik ilkesi gereğince uygulanmamaktadır. 2002 yılından bu yana iktidarda olan AKP yönetiminde, eğitimden siyasete yaşamın her alanı dine referanslı hale getirilmiş ve 16 Nisan 2012’de yapılan Anayasa referandumu neticesinde geçilen Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’nde, dinin devlet içindeki yoğunluğu doruğa çıkarılarak dinin kamusal ve toplumsal alanlardaki etkisi Osmanlı İmparatorluğu dönemindekinin de ötesine taşınmış; lâik düzenden teokratik düzene geçilmeye başlanmıştır.

Teokratik düzen nedir?

Teokratik düzen esasen bir ortaçağ dönemi yönetim şeklidir. Siyasal iktidarın Tanrı’dan kaynaklandığı, ülkeyi yöneten parti veya gücün Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileri olduğu inancına dayanan bir düzendir. Teokratik düzende ülke yönetimi ve toplumsal yaşam dini kurallarla, fetva, ayet, hadisler doğrultusunda yönetilmektedir.

Yoksul halk ve köylüler tarafından yapılan 1789 Fransız devrimi öncesinde Avrupa ülkelerinde Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi sayılan Kral, Osmanlı’da Padişah olarak kabul ediliyordu. Devrim kapsamında uygulanan politikalarla başta Fransa olmak üzere Avrupa genelinde bireyle Tanrı arasındaki ilahi kurum olarak görülen kilisenin, sosyal ve siyasal alandaki faaliyet alanlarında büyük bir kırılma meydana getirilmiştir. Bu dönüşümün akabinde ise, batı ülkelerinin ekonomik ve sosyal gelişimi hızlanmıştır.

Türkiye’de ise, Fransız devriminden 148 yıl sonra 1937 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün talebiyle anayasaya eklenen lâiklik ilkesiyle din kamusal alandan çıkarılmıştır. Lâiklik, Fransa’da din ve kilisenin kamusal alanda olması sebebiyle zarar gören ve yoksullaşan halkın bu durumun farkına varıp bilinçlenmesi sonucunda isyan ederek gerçekleştirdiği devrimle hayata geçirilirken, Türkiye’de ise toplum tarafından talep edilmeksizin tepeden alınan karar neticesinde anayasaya eklenmiştir.

Türkiye’de 10-1923 yılları arasında insanların okuryazarlık oranının %1940 olduğu, eğitim sisteminin Alman, İtalyan ve Fransızların kontrolünde bulunduğu, ayrıca Osmanlı’da eğitim dilinin Arapça olduğunu düşünürsek halkın süre gelen eğitimsizliğini daha iyi anlayabiliriz.

O sebeple, Cumhuriyet idaresi nedir? Laiklik ilkesi nedir? Laiklik olmadan demokrasi olur mu? Hangisi diğerinin ön koşuludur? gibi soruların o dönemde toplumda bir karşılığı yoktur. Günümüzde dahi toplumun büyük bir kesiminde bu bilinç hala oluşmamıştır. Bunun nedenini yazboz tahtasına çevrilen eğitim sistemimizde aramamız doğru olacaktır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında eğitimin kırsaldan başlatılması planlanmış ve 1940 yılında Köy Enstitüleri bilimsel ve çağdaş olarak kurgulanan eğitim sistemine dâhil edilmiştir. Köy Enstitüleri, eğitime başladıkları ilk yıllarda din derslerine görece daha az saat ayrılması ve karma eğitim yapılması gibi gerekçeler gösterilerek toprak ağaları, kendilerini dindar gören çevreler ve onların TBMM’deki temsilcisi olan vekiller tarafından yoğun bir biçimde eleştirildi.

Din elden gidiyor yaygarasıyla öğrenci velilerine baskılar yapıldı; kız öğrencilerin okula gitmesi engellenmeye çalışıldı. Yoksul, eğitimsiz dindar veliler baskılara boyun eğdiler ve kız çocuklarını okula göndermemeye başladılar. Her şeye rağmen Köy Enstitüleri’nde eğitim 1946 yılına kadar devam etti. Çok partili dönemde Demokrat Partisi’nin iktidarında Köy Enstitüleri önce öğretmen okullarına dönüştürüldü, 1954 yılına gelindiğinde ise Başbakan Adnan Menderes tarafından kapatıldı.

Köy Enstitülerinin kapatılması sonrasında, eğitimde din ağırlıklı bir sürece geçildi. Bugün 2002 yılında iktidara gelen AKP’nin güdümündeki eğitim sisteminde, İmam Hatip Okullarının sayıları hızla artarken, diğer branşlardaki okulların sayısı ise azalmıştır.

Teokratik düzene nasıl gelindi?

Halk istedi!

16 Nisan 2017’de yapılan Anayasa değişikliği referandumu öncesinde yapılmak istenen değişikliğin ülkenin yararına olmadığının halka yeterli ölçüde anlatılamaması sonucunda %18 oyla kabul edilen 51,41 adet yeni anayasa maddesiyle birlikte Türkiye tek kişinin kararına dayalı Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçti.

Oylama öncesinde gerçekler halka neden anlatılamadı?

2002 Yılında iktidar olan sağcı AKP iktidarının ilk yıllarında doğru işler de yaptı; AB ile olan yakınlaşma neticesinde artan yatırımlarla ekonomi büyüdü, milli gelir 3,600 yılındaki 2002 USD’lik seviyesinden 11,000 USD düzeyine çıktı.

Halkın çoğunluğunun sağ siyasi görüşe sahip olduğu Türkiye’de vatandaşın AKP iktidarına olan güveni daha arttı. Anayasada değişiklik konusu, 2014 yılı Cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasında AKP tarafından zaten isteniyordu. Bu plan dahilinde yoğun olarak çalışıldı ve oluşturulan argümanlar TV programlarında bilinen bazı Profesörler(!) tarafından aylarca anlatıldı. Oylama öncesi süreçte vatandaş muhalefetin cılız söylemleri yerine iktidarın, iktidar gücünü de kullanarak yaptığı yoğun propaganda ve baskın söylemlerinin daha doğru olduğuna inandırıldı.

Laiklik nedir?

Din ve devlet işlerinin ayrıldığı, din kurallarının devlet ve siyaset dünyasından çıkarıldığı düzendir. Laiklik, dinin siyasal ve kamusal yaşam üstündeki etkisini sınırlayarak dini kuruluşların baskısından bağımsız siyasal ve toplumsal bir düzen hedefler.

Neden Laik Türkiye Cumhuriyeti?

Cumhuriyet ilanı sonrasında Laik düzen fikrinin Mustafa Kemal Atatürk’te oluşmasının sebebi Sevr Antlaşması sonrasında Anadolu topraklarının galip devletler tarafından işgal edilmesinin ardından İngilizlerin işgal altındaki İstanbul’da hüküm süren son Osmanlı Padişahı ile yaptıkları iş birliğinden ve dinin Anadolu’da işgal kuvvetlerine karşı savaşan ordu üzerinde bizzat kullanılmasından kaynaklıdır.  

Nitekim, Mustafa Kemal liderliğinde yapılan Anadolu’daki Millî Mücadeleye karşı olan Teali İslam Cemiyeti’nin başkanı, aynı zamanda İngiliz Dostlar Cemiyeti’nin casusu olan Sait Molla, işgalcilerle iş birliği yapıp Yunan uçaklarıyla Anadolu kentlerine havadan atılan bildirilerde Mustafa Kemal ve tüm Kuvayı Milliye hakkında “Bu asiler en kısa zamanda yakalanıp ortadan kaldırılmalıdır. Bu, hepimiz için farzdır.” gibi dini söylemler kullanmakta, dahası TBMM hükümetini tanımayarak İstanbul hükümeti ile iş birliği yapan sonrasında da Yunan güçlerine sığınan Çerkez Ethem, Kuvayı Milliye aleyhine çalışan İskilipli Atıf Hoca, dini suiistimal etmektelerdi.    

Laiklik demokrasinin bir ön koşuludur ve birçok hakkın temelidir.

Her birey, istediğini düşünmek istediğine inanmak, kendine özgü bir siyasal fikre sahip olmak ve gerekliliklerine bağlı olduğu dinin gerekliliklerini yapma veya yapmama özgürlüğüne sahiptir.

Tüm bunları sağlamanın bir yolu olarak kamusal alanda dinin belirleyici olması Laik Cumhuriyet ilkeleriyle reddedilmiş, din ve inanç kişisel alanda tutularak insan haklarının temel güvencesi sağlanmıştır.

Laiklik, makale konusu olunca Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’dan alıntı yapmadan olmazdı. Büyük bir Mustafa Kemal Atatürk savunucusu olan Kışlalı, fikir ve düşünceleri yüzünden 1999 yılında evinin önünde öldürülmüştü, yolu ışık olsun.

1996 yılında laiklik hakkında şunları anlatıyor.

Asıl önemli olan yasalar değildir, yaşananlardır!

İsveç’e önce laiklik geldi, sonra demokrasi.

Türkiye’ye de önce laiklik geldi, sonra demokrasi.

Laikliği de içeren “Aydınlanma Devrimi” yaşanıncaya kadar, Hıristiyan dünyası karanlıktaydı. Geriydi… Çünkü inançlar ve düşünceler baskı altındaydı.

O koşullarda demokrasinin yeşermesine olanak var mıydı?

Diyorlar ki; “Laikliği savunmak demokrasiyi savunmak anlamına gelmez.” Bir ölçüde haklılar!

Çünkü laiklik demokrasi değildir, ama “demokrasinin önkoşulu”dur. Olmazsa olmaz koşuludur.

Var mıdır, laikliği yadsıdığı halde demokrasiye ulaşabilmiş bir ülke? Var mıdır, düzeninin akla ve bilime değil de dine dayandırdığı halde demokrasiyi gerçekleştirmiş bir toplum?

Laikliği kabul etmeyen yönetim biçimi, “tek doğru”nun tartışılmadan kabul edildiği bir yönetim biçimidir. Sadece tek bir dinin değil, tek bir mezhebin, hatta o mezhep içinde de “tek bir yorum”un geçerli olduğu bir yönetim biçimidir.

O tek doğrunun hangisi olduğuna kim karar verir?

Halk mı?

Yoksa o inancı en iyi bildiğini öne sürenler mi?

Hiçbir topluma önce demokrasi, sonra laiklik gelmemiştir.

Demokrasi olduğu halde laiklik olmayan bir toplum gösterilebilir mi?

Demokrasi laikliğin önkoşulu değildir; laiklik demokrasinin önkoşuludur… Çünkü laikliği kabul etmeyen bir düzende toplum halk adına yönetilmez; Tanrı adına yönetilir.

Her laik toplumda mutlaka demokrasi olmaz; ama laikliğin olmadığı bir toplumda da demokrasi olmaz!

LEğer laikliği koruyabilmişseniz; yitirdiğiniz demokrasiye bir gün yeniden kavuşabilme umudunu da koruyabilmişsiniz demektir. Ama laikliği yitirmişseniz; zaten demokrasiyi de yitirmişsinizdir.

Ve üstelik, günün birinde demokrasiye yeniden dönme umudunu da yitirmişsinizdir! Yeni mandacıların hiçbir hokkabazlığı, bu gerçeği değiştiremez!

Paylar