Arapların Gözünden Haçlı Seferleri ve Günümüze Yansımaları

By İsmail Yıldırım | Kadıköy | Kasım 18, 2022

Okuma süresi 7 dakika

Arapların Gözünden Haçlı Seferleri ve Günümüze Yansımaları
Fotoğraf: Adobe Stock

Tarih bilgisi gerçekte gözünü açar insanın; oysa tarih yazıcılığının, insanların gözünü kapatmak için kullanıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Bugünü anlamak ve gerçek bir vicdan özgürlüğüyle birlikte demokratik bir Türkiye’ye ulaşabilmek açısından doğru bir tarih bilincine sahip olmamız yadsınamaz bir gerekliliğimiz olmalıdır.

Erdoğan AYDIN ​​araştırmacı-yazar

1096-1261

Dış görünüşe göre Arap dünyası parlak bir zafer kazanmıştı. Eğer Batı’nın yapmaya çalıştığı ardı ardına gelen istilalarla İslam’ın ilerleyişini durdurmaksa, ortaya çıkan sonuç bunun tam tersi olmuştu.

İspanya’dan Irak’a kadar Arap dünyası, Haçlı seferleri döneminde gezegendeki entelektüel ve maddi açıdan en ileri uygarlığın sahibi durumundadır. Daha sonra dünyanın merkezi kararlı bir biçimde batıya doğru kayar. Burada bir neden sonuç ilişkisi söz konusu mudur? Haçlı Seferleri’nin yavaş yavaş tüm dünyaya egemen olacak Batı Avrupa’nın yapacağı atılımın ilk işaretini verip Arap uygarlığının ölüm çanlarını çaldığını söyleyebilir miyiz? Böyle bir yargı tamamen yanlış olmasa da, ayrıntılandırılması gerekir. Araplar Haçlı Seferleri’nden önce de bazı hastalıklardan mustaripti ve Frenklerin gelişi bunları ortaya çıkarıp ağırlaştırdı belki, ama yoktan var etmedi.

Peygamberin ümmeti dokuzuncu yüzyıldan sonra kendi kaderinin iplerini elinden kaçırmıştı. Yöneticilerinin hemen hepsi yabancıydı. İki yüzyıllık Frenk işgali boyunca gözlerimizin önünde resmi geçit yapan onca kişilikten hangileri Arap’tı?

Vakanuvizler, kadılar, birkaç yerel emir – İbn Ammar, İbn Munkiz ve iktidarsız halifeler. Ama iktidarı asıl elinde tutanlar ve hatta Frenklere karşı mücadelenin belli başlı kahramanları: Zengi, Nurettin, Kutuz, Baybars ve Kalavun Türktü.. El Eftal Ermeni'ydi. Şirkuh, Selahaddin Eyyübi, El Adil ve El Kamil Kürt'tü.

Bu devlet adamlarının çoğu kültürel ve duygusal açıdan Araplaşmıştı haliyle; ama Sultan Mesud’un 1134’te Halife el-Müsterşid ile tercüman aracılığıyla konuştuğunu unutmayalım. Çünkü Bağdat’ın kendi boyu tarafından fethedilmesinden seksen yıl sonra bile bu Selçuklu Sultanı tek kelime Arapça bilmiyordu. Daha da kötüsü: Arap ve Akdeniz uygarlıklarıyla hiç ilgisi olmayan çok sayıda bozkır savaşçısı durmadan gelip yönetici askeri kasta katılıyorlardı. Kendi topraklarında baskı altında tutulan, ezilen, hor görülen ve dışlanan Arapların, yedinci yüzyılda başlayan kültürel gelişmeyi sürdürmeleri imkansızdı. Franklar geldiğinde, bulundukları yerden bir adım daha ileri gidemediler ve geçmişin mirasını kullanmakla yetinmeye başladılar. Aslında, birçok alanda bu yeni işgalcilerden üstün olsalar bile, bir gerileme dönemindeydiler...

Araplar istikrarlı kurumlar inşa edememişlerdir. İstikrarlı ve kabul gören kurumların bulunmamasının, özgürlükler üzerinde de belli sonuçlara yol açması kaçınılmazdı.

Haçlı Seferleri’nin en başından en sonuna kadar, Araplar Batı’dan gelen fikirlere açılmayı reddetmişlerdir. İşgalci açısından topraklarını fethettiği dilini öğrenmek bir hünerdir. İstilaya uğrayan halk açısından fatihlerin dilini öğrenmek ise bir taviz, hatta ihanettir. Gerçekte de çok sayıda Frenk Arapça öğrenirken, birkaç Hıristiyan dışında memleket nüfusu Batılıların diline kulaklarını tıkamışlardır.

Yunan uygarlığının mirası Batı Avrupa’ya ancak bu uygarlığın tercümanları ve devamcıları olan Araplar aracılığıyla taşınabilirdi. . Frenkler tıp, astronomi, kimya, coğrafya, matematik, mimari alanlardaki bilgilerini önce özümseyip taklit ettikleri, sonra da açtıkları Arapça kitaplardan edinmişlerdir. Batı dillerinde hala buna tanıklık eden çok kelime vardır

Sanayi konusunda Avrupalılar kâğıt imalatında, dokumacılıkta, alkol ve şeker üretimi konusunda Arapların kullandığı usulleri almış, sonra da bunları geliştirmişlerdir. Doğu ile temas içinde Avrupa tarımın nasıl zenginleştiği de unutulmamalıdır; kayısı, patlıcan, yabani sarımsak, portakal, karpuz saymakla bitmez.

Haçlı Seferleri dönemi Avrupa açısından hem ekonomik hem de kültürel anlamda tam bir devrim başlatırken, Doğu’da bu kutsal savaşlar ve karşılığındaki ”cihat” uzun yıllar sürecek bir gerilemeye ve aydınlık düşmanlığına yol açar. Her taraftan kuşatılan İslam alemi kendi kabuğuna çekilir. . Ürkekleşir, hoşgörüsünü yitirir, savunmaya çekilir, kısırlaşır; gezegen çapındaki evrim sürüp Müslümanlar kendilerini bu gelişmenin iyice dışında kalmış hissettikçe de söz konusu tavırlar kökleşir. Bundan böyle ilerleme “öteki” anlamına gelmektedir. Modernizm “öteki”dir. . Kendi kültürel ve dinsel kimliğini Batı’nın simgelediği bu modernizmi yadsıyarak ifade etme zorunlu muydu? Yoksa tam tersine kimliğini kaybetme riskini göze alıp bir biçimde modernleşme yoluna görmek mi gerekirdi? 

Ne İran, Türkiye, ne de Arap dünyası bu ikilemi çözmeyi başarabildi; bugün hala cebri Batılılaşma evreleriyle, yabancı düşmanlığı rengine de bürünen aşırı gericilik evrelerinin birbirini, çoğunlukla da şiddet yüklü bir biçimde izlemelerinin nedeni işte bu çözümsüzlüktür.

Barbar olarak tanıdığı, yendiği, ama sonra tüm dünyaya egemen olmayı başaran bu Frenkler karşısında hem büyülenen hem dehşete kapılan Arap alemi, Haçlı Seferleri’ni artık geride kalmış uzak bir geçmişe ait bir sayfa olarak göremiyor. Arapların ve genelde Müslümanların Batı’ya karşı tavrının yedi yüzyıl önce bitmiş olması gereken hadiselerden bugün bile ne denli etkilendiklerini gördükçe, insan hayretler içinde kalıyor.

Üçüncü binyılın eşiğinde, Arap aleminin siyasi ve dini sorumluları, Selahaddin’i, Kudüs’ün düştüğünü ve geri alınmasını söylemlerinde sürekli bir dayanak noktası, bir başvuru kaynağı olarak kullanıyorlar. Hem bazı resmi konuşmalarda hem de halkın genel kabulünde, İsrail yeni bir Haçlı devleti olarak görülüyor. Başkan Nasır, en parlak günlerinde onun gibi Suriye ve Mısır’ı hatta Yemen’i birleştirmiş Selahaddin’e benzetirdi hep! 1956 Süveyş seferi ise, tıpkı 1191’deki gibi, Fransızların ve İngilizlerin başını çektikleri bir Haçlı Seferi olarak algılandı.

İngilizlerin başını çektikleri bir Haçlı Seferi olarak algılandı. İslam alemi sürekli saldırıya uğradıkça, bu zulme uğramışlık duygusunun yükselişi de bastırılamaz; ama bu duygu bazı fanatiklerde tehlikeli saplantılara dönüşmektedir: 13 Mayıs 1983 yılında papayı vuran Mehmet Ali Ağca, yazdığı mektupta Haçlıların başkomutanı Papa II. Jean-Paul’ü öldürmeye karar verdim, dememiş miydi?

Bu bireysel eylemin ötesinde, Arap Doğusu’nun Batı’yı her zaman doğal düşman olarak gördüğü açıktır. İster siyasi ister askeri düzlemde ister petrol alanında olsun, Batı’ya karşı girişilen her türlü düşmanca eylem meşru bir intikam olarak kabul edilir. Ve bu iki dünya arasındaki kırılmanın, Arapların bugün bile bir tecavüz olarak duyumsadıkları Haçlı Seferleri’ne dayandığına kuşku yoktur.

Yukarıda anlatılan tarihi gerçekliği, geçen yıl kaybettiğimiz bir Cumhuriyet bilim insanı, değerli Prof. Doğan Kuban [1926-2021]hocamızı en derin saygıyla anıp, onun tespitleriyle noktalayalım…

“Türkiye’de felsefe olmadığı için, eleştiri kavramı gelişmedi, az gelişmiş toplumda eleştiri yaptığı zaman, küfür etmiş sayılıyorsun!”

“Çamlıca’ya inşa edilen camiyi konuşmaya bile değmez, Sultanahmet’in kopyası, cami dediğin cemaat uğradığı zaman cami olur, dağa tepeye cami yapılmaz, Anadolu’yu dolaşın, bulamazsınız.”

“Türkiye cehaletiyle övünen bir ülke, tarihi hastalığı olan cehalet ve yolsuzlukla savaşıyor. Bu savaşı halk, kendine karşı yapıyor.”

“Kadınları katletmek, tarihi ve doğayı yok etmek, ağaçları kesmek, hırsızlık yapmak, tarih hakkında hiçbir fikri olmadan tarihle övünmek veya dindar olmadan dini istismar etmek... Bütün bunların kökeni cehalete dayanır.”

“En tehlikeli şey inşaatçılıktır, çünkü inşaatçı aslında bir şey üretmez, arkasında entelektüel bir gelişme yoktur. İktidar, eğitime-sanayiye para harcayacağına, ekonomiyi inşaata indirgiyor, halkı istismar ediyor, cahil bir kitle para kazanmış oluyor, bu kadar, inşaatçılık ülkeyi batıracak.”

 “ Türkiye Cumhuriyeti, İslam toplumları tarihinde gerçekleştirilen en büyük uygarlık projesidir. 20’nci yüzyılın en büyük toplumsal devrimi, Türk devrimidir.

Mustafa Kemal Atatürk ‘benim tek mirasım akıl ve bilimsel düşüncedir’ demiş, hiçbir devlet adamı veya devlet kurucusu böyle bir şey söylememiştir.

Şimdilerde ise maalesef, İslam toplumlarının çağdaş dünyayla sürüp giden uyuşmazlığı, Türkiye’ye de bulaştırıldı.’’

“Türk aydını, Amerikan sömürgeciliği ve kırsal kültür tarafından esir alındı, olan bitenler ahlaki ve entelektüel iflastır, aydınlar doğrudan katılmıyor olsalar da, toplumu saran ahlaki çöküntüyü sanki normal bir olguymuş gibi izlemekle yetinerek, hoş göstererek, ona ortak oluyorlar. Oysa bu toplumda, hangi koşullarda olursa olsun, insanlık için düşünüp çalışacak çok insan olduğunu Kurtuluş Savaşı’nda öğrendik.

Günümüzde de varlıklarıyla geleceği hazırlayan milyonlar var. Sesleri az ya da çok çıkabilir, düşünceleri bulanık olabilir, ama çağdaş dünyanın ortaklarıdır, bu ülkenin dünyayla er geç buluşacağı tek yol, çağdaş uygarlık yoludur.”

Paylar