Halk, Din Adamı ve Siyasetçi!

By Elevator World | Kadıköy | Nisan 2, 2022

Okuma süresi 4 dakika

İsmail Yıldırım tarafından

Dinin ortaya çıkıp kurumsallaşmasından buyana var olan toplumsal ve siyasal olgu, din hukukunun esas olduğu ülkelerde şöyleydi; soylular, ruhban sınıfı ve halk. Din adamları yani ruhban sınıfı, kraldan, imparatordan, hanedandan, padişahtan, siyasetçiden yanaydı. Güçlüden aldıkları destekle halkı yönetir, telkin ederlerdi, bu amaç hiç değişmedi.

1789 Fransa İhtilalinden önce Fransa’da ve Avrupa’da başlıca bu üç sınıf vardı: Soylular, ruhban yani din adamları ve halk. Fransız Devrimini soylu ve ruhban yani din adamlarına karşı, zor hayat şartlarında ağır vergi yüküyle ezilen, sömürülen, yoksullaştırılan halk sınıfını aydınlatan aydınların öncülüğünde yapmıştır. Soylu sınıfını yani kralı ve çevresini koruyan, ona siper olmuş eli kırbaçlı din adamlarına karşı halk sınıfı uzun süren kanlı bir mücadeleyi kazanarak yaptı. Bunun sonucunda da önce Fransa’da sonrasında tüm Avrupa Hristiyan dünyasında bağnazlık yerini “Akıl Çağı”, Aydınlanma Dönemine bırakarak tarihte “Avrupa’da Aydınlanma Dönemi” olarak yerini aldı ve Kral ve Ruhban sınıfı yani Kilise Avrupa’da ülke yönetimden el çektirildi.

Osmanlı’da durum nasıldı?

Yukarıda da belirtildiği gibi ruhban sınıfının yeri dinin var olduğu günden itibaren hiç değişmedi. Osmanlı İmparatorluğu’nda da din padişahtan, saraydan yana oldu. Padişahların hemen hepsi her sıkıştıklarında çıkarlarına uygun istedikleri fetvayı Şeyhülislamdan kolayca almışlar, halk üzerinde istedikleri cezaya kılıf olarak dini kullanmışlardır.

Bugün durum nasıl?

Şeyhülislam yerine bugün var olan Diyanet İşleri Başkanlığının son yıllarda karşılaştığımız hiper enflasyondan kaynaklı hayat pahalılığında insanların içine düştüğü çaresizliğinde çare olmak için verdiği fetvalarda Tanrı’nın insanları fakirlikle, açlıkla, yoklukla sınadığını, artan sefalet ve işsizlik konularında sabretmelerini, yönetenlere isyan etmemelerini, aksine şükretmeleri gerektiğini telkin etmekten başka, halktan yana olabilecek tek bir fetva verdiğini duydunuz mu?

Tarikatlar ve Cemaatler nereden geliyorlar?

Tarihsel süreçte kurumsallaşan din iktidar aracı ve hatta çok zaman iktidar ortağı olduğunda din içinde egemenlik kavgaları başlamış bunun sonucunda da mezhep ve tarikatlar ortaya çıkmıştır. Din içindeki iktidar olma mücadelesi ölümcül savaşların, çoğu zamanda tüyler ürperten cinayetlerin işlenmesine sebep olduğu tarih sayfalarına yer almaktadır. Misal, İslam dininde Hz. Muhammed’in ölümü sonrasında, XNUMX Halifenin ilkinin yaşlılıktan, üçünün eceliyle değil de muhalif olanlar tarafından planlı bir şekilde hunharca öldürülmesi İslam dini içi iç hesaplaşmaya, İslam’da iktidar olma mücadelesine önemli bir örnektir. 

İslam Ansiklopedisinde Müslümanlıkta sanıldığı üzere birkaç adet değil, yüzlerce tarikat ve cemaatin var olduğu kayıtlı bir gerçekliktir.

Tarikat üyesi olmanın şartı nedir?

Tarikatlar şeyhler tarafından yönetilirler. Bir tarikata girmenin ön koşulları; aklından, özgürlüğünden, düşüncenden hatta soru sormaktan vazgeçmektir. Şeyh ne derse ona uyacaksın. İşaret ettiğini okuyacak, söyleneni yapacaksın. Tüm bunlar şeyhin iradesine teslim olmaktır ve bir müridin öncelikli görevidir. Tarikatlarda bir müridin Şeyhine hiçbir ön koşulsuz kayıtsız şartsız teslim olması, Şeyhe göre Allah’a erişmenin, ulaşmanın tek yoludur.    

Din devleti ile laik devlet arasındaki en önemli fark nedir?

Çoğulcu/özgürlükçü demokrasi din devletinde bulunmaz. Osmanlı bir din devletiydi. Demokrasi, din devletinde Allah’ın emirlerine karşı gelmek, hatta bir küfür olarak görülür. Din devleti yönetiminde tekilci, tek adamlı mutlakıyet rejimidir. Tek adam idaresinde her konuda karar tek kişiye aittir, hesap verme diye de bir durum söz konusu değildir.     

Orta Çağ’da Din ve Mezhepler

Orta Çağ’da din ve mezhepler, yönetim ve egemenlik anlamına geliyordu. Tarihsel süreçte dinlerin, insana, toplumlara yol gösterici olarak indirildikleri öğretilecektir. Bugün gelişmiş toplumlarda bu öğretiden vazgeçildiği görülmektedir. Çünkü, bilim yolunda eğitilmiş insanların oluşturdukları toplumların dinin temeli olan doğma yerine bilimi seçtikleri, tercih ettikleri görülmektedir. Zira, bilimsel öğretiye göre Tanrının varlığı da dinler de insan icadıdır.

Din - bilim tartışmaları süreçte süregele dursun, Nikola TESLA ‘’Kiliseye paratoner takıldığında din ve bilim tartışması sona ermiştir.’’ demiştir. Öyle ya yıldırıma karşı ‘’Tanrı’nın Evini” bilim ve teknolojinin koruması ki bu koruma camiler için de geçerlidir, başka ne anlama gelebilir?

Mustafa Kemal Atatürk’ün Eğitim Anlayışı 

Atatürk’e göre eğitim ve öğretimde amaç; bilgisizliğin giderilmesiydi. Zira, Kurtuluş Savaşından yeni çıkmış ülke insanının okur yazar oranı kadınlarda %3 erkeklerde %10 civarındaydı.

Bilgisizliği tümüyle giderebilmek için; yorgun, yoksul ve cahil bireylere vatandaşlık görevini gereğince yapabilmeleri, çevresinde olup bitenleri anlayacak düzeyde temel bilgileri alabilmeleri için, eğitim ve öğretimin köye kadar getirilmesi amaçlanmaktaydı. Türkiye’nin o yıllarda nüfusunun %80’ni kırsal alanda yaşıyor, tarımla uğraşıyordu.

Bütün köylülere okuma-yazma ve vatanını, ulusunu, dinini, dünyasını tanıyacak kadar coğrafya, tarih ve ahlak bilgisi vermek, dört işlemi öğretmek, o yıllarda milli eğitim programının bir amacıydı. Bu amaçla Köy Enstitüleri kurulmuştu ancak bilinen sebeplerle 1950 A. Menderes ‘in iktidarlığı döneminde okullar kapatıldı.   

Atatürk’e göre; Dünyada her şey için, yaşam için, başarı için, en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir. Bilim ve fennin dışında yol gösterici aramak ahmaklıktır, bilgisizliktir, doğru yoldan sapmaktır.

Paylar